KONJENİTAL DİYAFRAGMA HERNİSİ (1978-1998)*
Sinan CELAYİR, Zekeriya İLÇE, Nizamettin KILIÇ, Nüvit SARIMURAT, Ergun ERDOĞAN,
Daver YEKER
Background and Design.- This study was carried out to determine and discuss
the current status of Congenital Diaphragmatic Hernia (CDH). For this reason 74 newborns
with CDH, which were treated in our unit between 1978-1998 were reviewed retrospectively.
The cases have been divided into two groups as Group I which corresponds to cases
admitted before 1992 and group II which corresponds to cases admitted after 1992. Age at
admission; type of defect and surgical techniques in relation with mortality and complication
rate were compared between these groups. CDH was diagnosed using prenatal ultrasound,
postnatal clinical evaluation and x-ray studies. In addition, all cases in Group II have been
controlled with blood gas samples.
Results.- While in group I surgery was performed on an emergency basis within first
6 hours after admission, this time extended to 16 hours for Group II cases until stabilization
had been achieved. 61 of 74 patients could be operated (Group I: 50, Group II: 11). Primary closure
was the surgical procedure of choice regardless of the size of the defect. In the series, associated
anomaly incidence was 36.2%, complication rate was 33.8% and mortality rate was 35.1%.
Conclusion.- Although there was a statistical difference in regard to complication rate
between the groups, there was no significant difference between the mortality and type of
diaphragmatic defect. Additionally there was no statistical significance between the preferred
surgical technique, the type of defect and the mortality.
Celayir S, İlçe Z, Kılıç N, Sarımurat N, Erdoğan E, Yeker D. Congenital diaphragmatic hernia
(1978-1998). Cerrahpaşa J Med 1999; 30 (4): 259-264.
GİRİŞ 
Konjenital diyafragma hernisi (KDH) 17. yüzyıldaki ilk tarifinden sonra hekimlerin ilgisini çekmiş
olmasına karşın, bu konudaki cerrahi girişimler ve hastalığın modern anlamda tarif ve tedavisi
ancak 20. yüzyılın ikinci yarısında mümkün olabilmiştir.1
KDH son tıbbi teknolojiler kullanılmasına karşın halen yüksek morbidite ve mortalite ile seyreden
bir patolojidir.1,2 Uluslararası düzeyde KDH ile ilgili tartışılan birçok sorunlar ülkemizde
de yakinen ve ilgiyle izlenmesine karşın, teknik olanaksızlar nedeniyle ulusal düzeyde bu konuda
gelişmiş ülkelerle bir paralellik henüz sağlanamamıştır. KDH de tedavi başarısı ile ilgili veriler
Türk Çocuk Cerrahisi'nin kaynakları arasında da sınırlıdır. Ülke genelinde bakıldığında gerek Çocuk
Cerrahisi Kongrelerinde ve gerekse bilimsel dergilerde KDH hakkında genel bilgiler veren, ancak
çoğunlukla serilerdeki olgu sayısındaki azlıktan dolayı sonuçların detaylı tartışılamadığı makalelerin
bulunduğu dikkati çekmektedir.3-7 Bu çalışmanın amacı tek bir merkezde takip ve
tedavi edilen konjenital diafragma hernilerinin sonuçlarını geriye yönelik olarak irdelemek ve
20 yıllık tecrübeyi aktarmaktır.
YÖNTEM VE GEREÇLER 
1978-1998 yılları arasında Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Çocuk Cerrahisi Anabilim Dalı'nda tanı ve tedavi
gören KDH olgular geriye yönelik olarak incelendi. Olgular servisimizde yenidoğan yoğun bakım ünitesinin
ve mekanik ventilasyonun devreye girdiği 1992 yılı öncesi (Grup I, n=53) ve sonrası (Grup II, n=21) olarak
iki gruba ayrıldı. KDH tanısı doğum öncesi ultrasonografi, klinik değerlendirme ve radyolojik incelemeler;
direk göğüs grafisi ve/veya baryumlu pasaj grafisi ile konuldu. Ameliyat öncesi hazırlık döneminde;
birinci grupta değerlendirme klinik ve radyolojik olarak yapılırken bunlara ek olarak Grup II'de tüm
olgular kan gazı örnekleri ile takibe alındı. Grup I'de olgular ameliyat sonrası ameliyathanede ekstübe
edildi. Grup II'de ise mekanik ventilasyon yapılması gereken olgular stabil olduktan sonra ameliyat
edildi ve tüm olguların ameliyat sonrası ekstübasyonu yoğun bakım ünitemizde yapıldı.
Bu çalışmada olguların başvuru zamanı, ameliyat öncesi hazırlık dönemi ve kullanılan cerrahi tekniklerin
mortalite ile olan ilişkileri araştırılarak her iki grup karşılaştırıldı. Tanı yöntemleri ve komplikasyonlar
irdelendi. Verilerin istatistiksel değerlendirmesinde ki-kare, Fisher ve Mann-Whitney U testleri kullanıldı.
BULGULAR 
20 yıllık süre içinde ünitemizde 74 olgu tanı ve tedavi görmüştür (E:K=53:21). Olguların
ortalama başvuru ağırlığı 3790±2250 gr idi.
Başvuru zamanı: Olguların başvuru zamanları Tablo I'de özetlenmiştir. İlk 6 saat içinde
başvuran olgu oranı 1992-1997 yılları arasında, 1978-1992 yıllan arasına göre anlamlı olarak
artmıştır. Başvuru zamanı ile mortalite arasındaki ilişki Tablo II'de özetlenmiştir.
Tanı yöntemleri: Tüm olgular klinik bulgular ve direkt grafi ile değerlendirilirken; 1992
öncesi (Grup I) 32 olguda (%60) ek olarak baryumlu pasaj grafisi çekilmiştir. Son dönemde
üç olguya doğum öncesi ultrasonografi ile KDH tanısı konulması mümkün olmuştur.
Ameliyat öncesi hazırlık dönemi: 1992 yılı öncesi erken başvuran olgular başvuru sonrası
ilk 6 saat içinde ameliyat edilirken, bu süre 1992 yılı sonrası yaklaşık 16 saat idi. Grup I'de (n=53)
ameliyat öncesi hazırlık servis şartlarında klinik ve radyolojik değerlendirme ile yapıldı. Bu grupta
üç olgu ameliyat öncesi dönemde kaybedildi. Grup II'de (n=21) ise ameliyat öncesi hazırlık dönemi
yenidoğan yoğun bakım ünitesinde klinik, radyolojik değerlendirme ve kan gazı değerlerinin takibi
ile yapıldı. 16/21 olgu entübe edilerek mekanik ventilasyona başlandı. Mekanik ventilasyon gereken
olgular incelendiğinde entübasyon öncesi ve entübasyondan iki saat sonraki kan gazı değerleri
ile mortalite arasında belirgin bir ilişki olduğu saptandı (Tablo III). Bu 16 olgudan; kaybedilen 10
olguda mekanik ventilasyon ile pH değerinin 7.28±0.7 üstüne çıkarılamadığı ve pCO2
değerinin de 49.1±7 altına indirilemediği ve pO2 değerinin de 85.8±11.9 seviyesinde
olduğu belirlendi ve bu olgular ameliyat öncesi dönemde kaybedildi. Buna karşın; yaşayan olgularımızda
mekanik ventilasyon ile pH değeri 7.45±0.1 ve pO2 değeri 101±2.1 değerine çıkarılabildi
ve pCO2 değeri de 39.6±13.46 değerine indirilebildi. Bu 6 olgu ameliyat sonrası
sorunsuz bir dönem geçirerek taburcu edildiler.
İstatistiksel anlamda karşılaştırma yapıldığında; entübasyon sonrası pH değerinin 7.43±0.1'e ve
pO2 değerinin 101±2.1'e yükselen ve entübasyon öncesi pCO2
değeri 54.8±9.7 altında olan olgularda prognoz iyi idi (Tablo III).
Cerrahi Teknik: 74 KDH'li olgunun 61'i (Grup I: 50/53, Grup II: 11/21) ameliyat edildi.
Ameliyat olan olgularımızda, defekt çapına bakılmaksızın tüm olgularda primer onarım uygulandı
ve yama kullanılmadı. Seçilen cerrahi girişim yöntemi ve göğüs dreni kullanımı ve bunların mortalite
olan ilişkileri Tablo V'da özetlenmiştir. Torakotomi yapılan olguların hepsine (n=8) ve cerrahın tercihine
bağlı olarak laparotomi yapılan olguların (n=53) ise 25'ine göğüs tübü konuldu. İstatistiksel olarak
karşılaştırıldığında her iki grup için torakotomi, laparotomi veya ameliyat sırasında göğüs tübü
konulup, konulmaması ile mortalite arasında anlamlı bir ilişki saptanmamıştır (p>0.05).
Ameliyat sonrası dönem: Grup I'de olguların hepsi (n=50) ameliyathanede ekstübe edilerek
servis koşullarında bakımları yapıldı.
Grup II'de ise olguların (n=11) ekstübasyonu yenidoğan yoğun bakım ünitesinde mekanik ventilasyon
yapılırken hastanın durumu düzelince yapıldı. Ameliyat sonrası dönemde Grup I'de 11 (%78.6)
olgu, Grup II'de de 2(%16.7) olgu kaybedildi.
Yatış süresi: Hastanede yatış süresi tüm olgular için ortalama: 11.8 gün (4-30) olarak saptandı.
Ek anomali: Yirmi yedi olguda (%36.5) klinik ve ameliyat bulgularına dayanarak toplam
34 anomali (Gastrointestinal sistem: 22, Kardiyovasküler sistem: 9, Solunum sistemi: 2,
Ürogenital: 1) saptandı. Her iki grup arasında anomali sıklığı yönünden grup I olgular lehine
istatistiksel fark saptanmasına karşın (p<0.05), bu fark ile mortalite arasında istatistiksel fark
saptanmamıştır (p>0.05).
Komplikasyonlar: Serimizde toplam 25 komplikasyon (%33.8) saptanmıştır. Komplikasyonlar
ve oranları Grup I'de (20/53; %37.7); Nüks herni (6), Evisserasyon (5), İnsizyonel herni (3), Pnömotoraks
(3), Brid ileusu (2), Hiatusa yakın geçilen dikişin oluşturduğu özofagus alt uçta darlık (1). Grup II'de ise
(5/21; %23.8); Brid ileusu (2), Pnömotoraks (3) idi. Her iki grup karşılaştırıldığında komplikasyonların
sıklığı açısından iki grup arasında grup I olgular lehine anlamlı bir farklılık bulunmuş olmasına
karşın (p<0.05), bu fark ile mortalite arasında istatistiksel fark saptanmamıştır (p>0.05).
Mortalite: Serimizde mortalite oranı %35.1 (26/74) idi. Grup I ve Grup II için; Başvuru
zamanına göre olguların mortalite oranları, ameliyat öncesi ve sonrası dönemdeki mortalite oranları
ile seçilen cerrahi teknik ile mortalite arasındaki ilişki Tablo II, V, VI'de özetlenmiştir.
Mortalite nedenleri gruplara göre Tablo VI'de özetlenmiştir. Sol KDH'ü olguların 11'i (%47.8)
ameliyat öncesi ve 12'si (%52.2) ameliyat sonrası dönemde kaybedildi (23/63; % 36.5). Sağ
KDH'li olguların hepsi ameliyat sonrası dönemde (3/11; %27.2) kaybedildi. Her iki grup için
diafragma defektinin sağ veya solda olması ile mortalite arasında istatistiksel anlamda bir
farklılık saptanmadı (p>0.05).
TARTIŞMA 
Yenidoğan yoğun bakım ünitelerinin devreye girmeleri, invazif tekniklerin ve ventilatör
tedavisinin kullanıma alınmasıyla KDH olgularda mortalite ilk başlarda azalmış görünse
de, doğum öncesi tanılı olguların artışı ve daha önceleri hastanelere ulaşamadan kaybedilen
yüksek riskli bebeklerin hastanelerde takip görmeleri nedeniyle mortalite son yıllarda daha
da artmıştır.2,8-10 ECMO gibi son teknolojilerin ve fötal cerrahi olanaklarının
kullanıma girdiği bu olgularda dahi mortalite çok yüksektir.8,11-13
Ülkemizde yenidoğan ünitelerinin modern anlamda devreye girişleri 90'lı yıllarda olmuştur.
Yenidoğan yoğun bakım ünitemiz 1992 yılında kurulmuştur. Bu dönem öncesi KDH olguları
incelendiğinde genellikle başvuruların ilk 24 saat sonrası olduğu, ameliyat öncesi ventilasyonun
hiç uygulanmadığı, mortalitenin düşük olduğu ve bu olguların genellikle ameliyat sonrası dönemde
KDH özgü problemlerden ziyade yenidoğan bakımına ait genel problemlerden kaybedildiği
gözlenmiştir.3,5,6,14 1992 yılı sonrası üniteye başvuran olgularda ilk 24 saatte
başvuru oranı, ameliyat öncesi ventilatör ve resüssitasyon gereksiniminin arttığı ve ancak
olguların çoğunun ameliyata alınamadan kaybedildiği saptanmıştır. KDH ile ilgili ilk yerli
kaynaklar 1980-90 yılları arasında sınırlı olgu sayıları ile yayınlanmıştır. Bu serilerde cerrahi
komplikasyonlar ön plandadır ve mortalite oranlarının olguların geç prezente olmalarından
ötürü düşük olduğu vurgulanmıştır.3-7,10
Gruplar arası farklılıkları incelediğimizde, ünitemizde tanısal amaçla baryumlu grafi
kullanımının azalması, bu endikasyonun daha ziyade ayırıcı tanıda önemli olduğu,
geç presente olan KDH olgu sayısındaki azalmayla ilgilidir. Doğum öncesi ultrasonografik
KDH tanısının ve erken dönemde başvuran olgulardaki artış kontrastlı grafiye gereksinimi azaltmıştır.
Cerrahi yaklaşımları gözden geçirdiğimizde, serimizde laparotomi geçiren olgulardaki
mortalitenin torakotomi olgularına oranla az olduğu gözlenmiştir (Tablo VI). Ancak bu
fark istatistiksel olarak anlamsız bulunmuştur (p>0.05). 92 sonrası dönemde cerrahi olarak
özellikle sol lokalizasyonlarda laparatomi tercih edilmiştir. Laparatomi cerrahi teknik tercih
nedeni olmasına karşın rastlanılan komplikasyonların çoğunun laparatomiye özgü oluşu ayrıca
dikkat çekicidir. Evisserasyon, nüks herni, insizyonel herni gibi komplikasyonlar ilk dönemde
daha sık gözlenmiş olmasına karşın; pnömotoraks, brid ileusu gibi komplikasyonlar döneme
göre değişkenlik göstermemiştir. Kullanılan dikiş materyalin düzelmesi, anestezi, ameliyat
öncesi ve ameliyat sonrası bakım olanaklarının artışı, güçlü antibiyotiklerin devreye girmeleri
sonrası cerrahi bazı komplikasyonlar (yara enfeksiyonu, evisserasyon, insizyonel fıtık, nüks
fıtık) azalmıştır. Dönemler arasındaki komplikasyon oranı istatistiksel olarak da grup I lehine
farklı bulunmuştur (p<0.05).
1992 öncesi dönemde göğüs dreni sık kullanılmasına karşın (23/53, %47) 1992 sonrası göğüs
dreni kullanılması azalmıştır (8/21, %38). Dren kullanılmayan olgularda mortalite %35.7
kullanılanlarda ise %21.2 saptanmış olup ancak bu fark istatistiksel olarak anlamsız
bulunmuştur (p>0.05).
Serimizdeki kaybedilen olgular incelendiğinde, 1992 öncesinde 14 olgudan sadece üçü,
92 sonrasında ise kaybedilen 12 olgunun 10 tanesi ameliyat öncesi dönemde kaybedilmiştir.
Bu durum, kanımızca erken tanı konulması ve yüksek riskli hastaların başvurusunun artışıyla
ilgilidir. Yenidoğan bakım problemleri ile ilgili (prematüre, pnömoni, sepsis) ölümler, yenidoğan
yoğun bakım ünitemizin devreye girmesiyle azalma eğilimindedir. Ancak yüksek riskli olguların
ünitemize ulaştırılmaları, 1992 sonrası dönemde KDH olgularında akciğer hipoplazisi ve buna
sekonder gelişen pulmoner hipertansiyon ve persistan fetal dolaşıma bağlı mortalitenin ön
plana çıkmasına neden olmuştur. Bu olgularda uzayan ventilatör tedavileri sonucu pnömoni,
solunum ve kardiyovasküler yetersizlik tabloları gelişmektedir. Erken başvuran olgularda
mortalitenin yüksek oranda eşlik eden major kalp anomalilerine bağlı olduğu
bilinmektedir.2 Ancak kalp ECHO'su ve otopsi sayımızdaki azlık nedeniyle kaybedilen
olgularımızda bu oranı saptamamız mümkün olamamıştır. Olgularımızdaki ölüm nedenleri
Tablo VI'de özetlenmiştir.
Literatürde sağ KDH olgularında daha sık bildirilmesine1 karşın, serimizde
mortalite sol lokalizasyonda %36.5, sağ lokalizasyonda %22.2 olarak bulunmuştur. Ancak bu
fark istatistiksel olarak anlamlı değildir (p>0.05). Dikkat çeken sağ lokalizasyonlu tüm olgularda
mortalitenin ameliyat sonrası döneme ait olmasıdır. Ancak bunun nedenini yetersiz otopsi sayısı
nedeniyle yorumlamak mümkün olamamıştır. Entübasyon gerektiren grup II olguların (n=16) ilk
başvuru ve 2 saat sonra elde edilen kan gazları ile yapılan değerlendirmede ise eksitus olan
ve taburcu edilebilen olguların ortalama değerleri arasında taburcu edilenler lehine belirgin bir
fark bulunmuştur. Bunlardan preentübasyon PCO2 ile postentübasyon pH ve
pO2 değerleri istatistiksel olarak da anlamlıdır.
İlk altı saatte başvuran bebekler seri dışına alınarak yapılan karşılaştırmada ise
mortalite oranı 1992 öncesi %17.2 iken, 92 sonrası %18.1 olarak bulunmuştur. Az
riskli bu grupta dönemler arasında belirgin bir fark olmaması, ilk anda yüksek riskli
gruplarda KDH ile ilgili olarak yoğun bakım ünitesinin fonksiyonlarının beklenilen
seviyeye henüz ulaşamadığını düşündürmektedir. Ancak ilk 6 saatte başvurdurulan
ve Grup II' deki yüksek riskli olguların sayısı çok azdır ve bu konuda kesin bir saptamaya
izin vermemektedir. Serimiz ülkemizde şu ana kadar bildirilen en geniş seri olmasına
karşın, referans merkez ünitelerin gerçek anlamda devreye girememesinden ötürü KDH
popülasyonu dağılmakta ve belli bir ünitede yoğun deneyim oluşumuna fırsat vermemektedir.
Özellikle Grup II olgularımız daha detaylı dökümante edilmelerine karşın yine de KDH
olgularında uluslararası standartta yüksek riskli grupları belirlemede kullanılan parametrelerin
tümünü1,8,9,14 değerlendirmeye almak ve kullanmak mümkün olamamış,
ülkemiz koşullarına en uygun olduğunu düşündüğümüz en pratik, noninvazif ve kolay
ulaşılabilen parametreler tercih edilmiştir (Tablo III).
Sonuç olarak, 1990 yılları sonuna doğru ünitemizde KDH açısından bakıldığında teknik
olanakların ve deneyimin oluştuğu gelişmiş ülkelerde 1980 yıllardaki konumuna benzer bir
çizgi yakalanabilmiştir.12,13 Ancak ülkemizdeki tüm kliniklerin bu konudaki
durumlarını belirlemeden ülke genelinde bir tespit yapmak güçtür. Bu nedenlerden ötürü
kanımızca tüm çocuk cerrahi merkezlerinin ellerindeki olanakları da göz önünde tutarak çok
merkezli çalışmalar yapılmalıdır. Bununla paralel olarak elde mevcut yeni teknolojilerin
(mekanik ventilatör, monitorizasyon) kullanımlarının optimize edilmesi, pratiğe şu anda
sokulması mümkün olmayan ECMO ve benzeri ileri teknolojilerin yerine alternatif olabilecek
diğer yöntemlerın (HFV, HFO, nitrik oksid) kullanıma sokulması, ancak hepsinden önce
temel yoğun bakım hizmetlerinin standardize edilmesi gerekli olduğu kanısına varılmıştır.
ÖZET 
Bu çalışmada ünitemizde son yirmi yılda (1978-1998) tanı ve tedavi gören Konjenital
Diyafragma Hernili (KDH) 74 olgu geriye yönelik olarak irdelendi. Olgular 1992 yılı
öncesi (Grup I) ve sonrası (Grup II) olarak iki gruba ayrıldı. Olguların başvuru zamanı,
defektin tipi ve kullanılan cerrahi tekniklerin mortalite ile olan ilişkileri ve komplikasyon oranları
araştırılarak karşılaştırıldı. KDH tanısı, klinik değerlendirme ve radyolojik incelemeler; direkt
göğüs grafisi ve/veya baryumlu pasaj grafilerine ilaveten son yıllarda prenatal ultrasonografi
ile de konuldu. Bunlara ek olarak Grup II' de tüm olgular kan gazı örnekleri ile
değerlendirildi. Özellikle erken başvurdurulan Grup I olgular müracaatlarından sonraki
6 saat içinde acil statüde ameliyat edilirken, Grup II'de bu süre stabilizasyonun sağlanması
beklendiğinden 16 saate kadar uzadı. 74 KDH'li olgunun 61'i (Grup I: 50, Grup II: 11) ameliyat
edildi. Ameliyat olan olgularımızda, defekt çapına bakılmaksızın tüm olgularda primer onarım
uygulandı. Serideki ek anomali oranı %36.2, komplikasyon oranı %33.8, mortalite oranı ise
%35.1 bulundu. Her iki grup arasında komplikasyon sıklığı açısından istatistiksel fark
mevcuttu (p<0.05). Ancak diafragma defektinin sağ veya solda olması ile gruplar arası
komplikasyon-mortalite ilişkisi arasında istatistiksel anlamda bir farklılık saptanmadı
(p>0.05). Ayrıca her iki grup arasında seçilen cerrahi teknik ve mortalite arasında da anlamlı
bir ilişki de saptanmadı (p>0.05).
KAYNAKLAR 
- Puri P. Congenital diaphragmatic hernia. Surgery of the Newborn. Ed. Freemen NV, Burge DM, GrifPıths DM, Malone PSJ (eds): Edingburg, Churchill Livingstone,1994; 331-352.
- Jaffray B, MacKinlay GA. Real and apparent mortality from congenital diaphragmatic hernia. Br J Surg 1997; 83: 79-82.
- Bernay F, Arıtürk E, Gidener C. Konjenital posterolateral diaf¦ragmatik herniler. CÜTF Dergisi 1989;11: 45-53.
- Çelik A, Boneval C, Salman T. Çocuklarda Solunum gtiçlüğü etkeni olarak diafragma gelişim defektleri. Solunum 1985;10:115-123.
- Doğruyol H, Şanal M, Özkan H. Diyafragma gelişim defektleri. Uludağ Üniv. Tıp Fak. Dergisi 1989;16:155-161.
- Mir E, Karaca İ, Mutaf O. Çocuklarda diyafragma cerrahisi. İzmir Çocuk Hastanesi Tıp Bülteni 1986; 2: 3-14.
- Pul M, Özcan F, Mocan H. Bochdalek hernisi (olgu sunumu). Bursa Devlet Hast Tıp Bülteni 1988; 4: 217-221.
- Azarow K, Messineo A, Pearl R. Congenital diaphragmatic hernia - a tale of two cities: The Toronto Experience. J Ped Surg 1997; 32: 395-400.
- Wilson JA, Lund DP, Lillehei CW. Congenital diaphragmatic hernia - a tale of two cities: The Boston Experience. J Ped Surg 1997; 32 : 401-405.
- Erdoğan E, Celayir S, Kılıç N, Şenyüz OF, Büyükünal C, Danişmend N, Yeker D. Konjenital diyaFragmatik herni: 16 yıllık deneyim. 13. Ulusal Çocuk Cerrahisi Kongresi, 1994, Marmaris.
- Adolph V, Ekelund C, Smith C. Developmental outcome of neonates treated with extracorporeal membrane oxygenation. J Ped Surg 1990; 25: 43-46.
- Puri P, Wester T. Historical aspects of congenital diaphragmatic hernia. Pediatr Surg Int 1997;12: 95-100.
- Weber TR, Connors RH, Pennington G. Neonatal diaphragmatic hernia: an improving outlook with extracorporeal oxygenation. Arch Surg 1987;122: 615-618.
- Johnston PW, Liberman R, Gangitano E. Ventilation parameters and arterial blood gases as a prediction of hypoplasia in congenital diaphragmatic hernia. J Ped Surg 1990; 25: 496-499.
-
Anahtar Kelimeler: Konjenital diyafragma hernisi, Yoğun bakım;
Key Words: Congenital diaphragmatic hernia, Intensive care;
Alındığı Tarih: 05 Ekim 1999; Doç. Dr. Sinan Celayir, Dr. Zekeriya İlçe,
Uzm. Dr. Nizamettin Kılıç, Doç. Dr. Nüvit Sarımurat, Doç. Dr. Ergun Erdoğan,
Prof. Dr. Daver Yeker: İÜ Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Çocuk Cerrahisi Anabilim
Dalı; Yazışma Adresi (Address): Dr. S. Celayir, Sakacı sokak No: 77
Mehmet Sayman Apt. Daire 8 Kazasker, 81090, Kadıköy-İstanbul.
|
|